
Gonca Kocabaş / Milliyet.com.tr – Mert Pektaş, akademik bilgisini sahadaki üretimle birleştirmeyi hedefleyen genç isimlerden biri. Ziraat mühendisliği yolculuğunun temelinde üniversite yıllarında edindiği bakış açısı yatıyor. İlk hedefi moleküler biyoloji ve genetik olsa da Türkiye’deki istihdam koşulları onu daha uygulanabilir bir alana yönlendirmiş. Ailesinde çiftçilikle uğraşan büyüklerinin olması da bu tercihi güçlendirmiş. Üniversite sürecinde tarımın yalnızca tarlayla sınırlı olmadığını fark ettiğini anlatan Pektaş, bilimle birleşen tarımın çok daha yenilikçi ve katma değerli bir yapıya dönüşebileceğine inanıyor.
‘TOPRAKSIZ ÜRETİM VE YÜKSEK KATMA DEĞERLİ ÜRÜNLERE YOĞUNLAŞTIM’
Konya Gıda ve Tarım Üniversitesi’nden mezun olan Mert, şimdilerde de Selçuk Üniversitesi Tarla Bitkileri Anabilim Dalı’nda yüksek lisans eğitimime devam ediyor. Ziraat mühendisi olan Mert, bitkisel üretim alanında, özellikle kontrollü ortam tarımı, topraksız üretim sistemleri ve yüksek katma değerli alternatif ürünler üzerine yoğunlaşıyor. Geleneksel tarım yöntemlerinin yanı sıra, modern ve yenilikçi üretim modellerinin tarımın geleceğinde önemli bir yer tutacağına inanan Mert, bu doğrultuda, şu anda indoor (kapalı alan) koşullarda, tamamen kontrollü bir sistem içerisinde topraksız safran üretimi gerçekleştiriyor. Amacı ise, küçük alanlarda sürdürülebilir, verimli ve ekonomik değeri yüksek üretim modellerinin mümkün olduğunu ortaya koymak ve bu alanda örnek bir yapı oluşturmak.
Safran gibi niş ve yüksek katma değerli bir ürüne yönelmesinin arkasında hem kişisel hem de mesleki bir süreç olduğunu dile getiren Mert, “Mezuniyet sonrası bir süre özel sektörde iş arayışında bulundum, ancak hem beklentilerimi karşılayan hem de mesleki olarak kendimi geliştirebileceğim bir alan bulmakta zorlandım. Bu süreç beni, klasik kariyer yollarının dışına çıkıp kendi uzmanlık alanım üzerinden üretime yönelmeye itti” şeklinde konuştu.

‘TÜRKİYE’DE YETERİNCE YAYGINLAŞMAMIŞ OLMASI DAHA DA CAZİP HALE GETİRDİ’
Bu noktada açık arazide tarla bitkileri üzerine detaylı araştırmalar yapmaya başlayan Mert, hangi ürünler ekonomik olarak sürdürülebilir, hangileri küçük üretici için gerçek bir fırsat sunuyor sorularına cevap ararken safranla daha yakından tanıştı. Safranın çok küçük alanlarda yetiştirilebilmesi, buna karşılık dünya genelinde oldukça yüksek bir katma değere sahip olması dikkatini çekti. Aynı zamanda üretiminin sınırlı olması ve Türkiye’de yeterince yaygınlaşmamış olması, bu ürünü Mert için daha da cazip hale getirdi.
“Safranın yalnızca ekonomik değil, tıbbi ve fonksiyonel açıdan da son derece değerli bir bitki olması bu kararımı pekiştirdi”diyen Mert, “Antidepresan etkisinden bağışıklık sistemini destekleyici özelliklerine kadar pek çok alanda kullanılıyor olması, safranı sıradan bir tarım ürünü olmaktan çıkarıp stratejik bir ürün haline getiriyor. Gıda, kozmetik ve özellikle tıbbi bitkiler alanındaki kullanım potansiyeli, geleceğe yönelik önemli bir üretim alanı sunduğunu gösteriyor. Tüm bu nedenlerle safranı sadece bir ürün olarak değil, aynı zamanda bilim, girişimcilik ve sürdürülebilir tarımı birleştiren bir proje olarak görmeye başladım. Bu yaklaşım beni, açık arazi üretiminin ötesine geçerek kontrollü ortamda, daha verimli ve izlenebilir bir safran üretim modeline yönlendirdi” ifadelerine yer verdi.

‘BAŞKALARI YAPABİLİYORSA BİZ NEDEN YAPMAYALIM’
Topraksız tarım fikrinin ilk aşamada, açık arazide safran üretimi üzerine düşünürken ortaya çıktığını söyleyen Mert, “Tarla bitkileri üzerine yaptığım araştırmalar sırasında, safranın farklı üretim modelleriyle yetiştirilebildiğini fark ettim. Bu süreçte taradığım bilimsel literatürlerde ve yurtdışı uygulamalarında, kapalı alanlarda ve topraksız sistemlerle safran üretimi yapan örneklerle karşılaştım. Bu noktada ‘başkaları yapabiliyorsa biz neden yapmayalım?’ sorusu benim için bir kırılma anı oldu. Topraksız tarım, üretimde daha fazla kontrol ve öngörü sağladığı için özellikle safran gibi hassas bir bitki için oldukça mantıklı bir seçenekti. Açık arazide iklim, hastalık ve çevresel risklere bağımlı kalmak yerine, kontrollü bir ortamda daha istikrarlı bir üretim modeli kurabileceğimi düşündüm. Teorik olarak mümkün olan bir modeli, küçük bir alanda çalışır hale getirmek, sıcaklık, nem, havalandırma ve bitkinin fizyolojik tepkilerini doğru dengelemek ciddi bir deneme, yanılma süreci gerektirdi. Ancak bu zorluklar, aynı zamanda sistemin öğrenme ve gelişme aşamasının da temelini oluşturdu” ifadelerine yer verdi.
14 metrekarelik alanda 10 bin safran soğanı yetiştiren ve 250 gram safran hasat eden Mert, “Bu üretim modelinde her şey belirli aşamalara göre ilerliyor. Safran soğanları, gelişim dönemlerine uygun şekilde yerleştiriliyor ve her aşamada farklı teknik uygulamalar devreye giriyor. Bu sistemde esas olarak kontrol ettiğimiz faktörler; sıcaklık, nem, karbondioksit seviyesi, havalandırma ve ışıklandırma. Kapalı alan üretimi olduğu için dış çevre koşullarından bağımsız şekilde, bitkinin ihtiyaç duyduğu ideal ortamı oluşturabiliyoruz. Bu da küçük bir alanda yüksek sayıda soğanın sağlıklı şekilde gelişmesini mümkün kılıyor” bilgisini paylaştı.
‘TOPRAKSIZ TARIMDA İKLİM BAĞIMLILIĞI BÜYÜK ÖLÇÜDE ORTADAN KALKIYOR’
Topraksız safran üretiminin en büyük avantajının, alan verimliliğinin çok yüksek olması ve hastalık riskinin ciddi şekilde azalması olduğunu söyleyen Mert, “Geleneksel topraklı üretimde geniş arazilere ihtiyaç duyulurken, topraksız ve kapalı alan sistemlerinde çok daha küçük alanlarda, çok daha yoğun ve kontrollü bir üretim yapılabiliyor. Bu da özellikle arazi kısıtlılığı olan üreticiler için önemli bir avantaj sağlıyor” dedi ve ekledi:

‘BU İŞE BAŞLARKEN 500 BİN TL SERMAYE İLE YOLA ÇIKTIK’
“Bu işe başlarken yaklaşık 500 bin TL civarında bir sermaye ile yola çıktık”diyen Mert, “Küçük ölçekli ve kontrollü bir sistem kurduğumuz için bu rakam, büyük arazi yatırımlarıyla kıyaslandığında daha ulaşılabilir bir düzeyde kalıyor. Buradaki en büyük maliyet kalemini safran soğanları oluşturuyor. Bunun dışında iklimlendirme, raf sistemi ve temel teknik ekipmanlar yer alıyor. Bu modelin gençler için uygulanabilir olmasının en önemli nedeni, aşamalı büyümeye çok uygun olması. Yani ilk etapta daha küçük bir kapasiteyle başlanıp, sistem öğrenildikçe ve soğan çoğaltımı gerçekleştikçe yatırım kademeli olarak büyütülebiliyor. Bu da hem riski azaltıyor hem de üreticinin süreci daha sağlıklı yönetmesini sağlıyor. Doğru planlama, teknik bilgi ve sabırla yaklaşıldığında, bu sistem genç girişimciler için ulaşılabilir ve sürdürülebilir bir üretim modeli sunuyor. Önemli olan büyük başlamak değil, doğru başlamak. Safran sabır isteyen bir ürün. İlk yıl yatırım yılı gibi düşünülmeli. Ancak sistem oturduktan sonra kârlılığı yüksek bir ürün” şeklinde konuştu.
Safranın en önemli özelliklerinden birinin, her yıl kendi yavru soğanlarını üretmesi olduğunu dile getiren Mert, “Bu sayede sistem, uzun vadede kendi kendine yeten ve sürdürülebilir bir döngü oluşturabiliyor. Biz çoğaltım sürecini özellikle açık arazide yapıyoruz, soğanları doğru bakım, sulama ve dinlenme dönemleriyle hazırlayarak bir sonraki üretim sezonuna hazır hale getiriyoruz. Bu yaklaşım hem üretimin devamlılığını sağlıyor hem de maliyetleri düşürüyor” bilgisini paylaştı.

‘TÜRKİYE’DE ÖRNEK BİR ÜRETİM STANDARDI HALİNE GELMESİNİ SAĞLAMAK İSTİYORUM’
“Başlangıçta insanlar biraz şaşkındı ve ‘bu mümkün mü? sorusunu sordular”diyen Mert, “Ancak üretim ilerledikçe, hem çevremden hem de diğer çiftçilerden ciddi bir merak ve ilgi oluştu. Artık insanlar süreci gözlemliyor, sorular soruyor ve örnek almayı düşünüyor. Bu da motivasyonumu artırıyor. Motivasyonum arttığı için artık kafama çok daha farklı bitkilerle çok farklı AR-GE çalışmaları aklıma geliyor. Önümüzdeki dönemlerde çok farklı bitkilerle çok farklı tarım teknikleri deneyeceğim” ifadelerini kullandı.
“Türkiye’de de bu modeli uygulamak mümkün. Tabii bunun için uygun koşulların ve altyapının oluşturulması gerekiyor” diyen Mert, “Özellikle kontrollü ortam, enerji ve soğan temini gibi konular planlı şekilde ele alınırsa, bu model farklı bölgelerde de uygulanabilir. Yapacak olanlara, öncelikle küçük başlamalarını tavsiye ederim. Ürünü ve üretim sürecini iyice araştırmak çok önemli. Mutlaka teknik bilgiyle hareket etmeli ve acele etmeden sistematik bir şekilde ilerlemeliler. Küçük ama planlı adımlar, riskleri minimize eder ve sürdürülebilir başarıyı getirir” dedi ve sözlerini şöyle sonlandırdı:
Kaynak: Milliyet Yaşam
