Paz. Mar 1st, 2026

DERLEYEN: METİN AKTAŞOĞLU / Kadın Doğum Uzmanı Jeanne Conry uzunca bir süredir, doğumdan epey önce başlayıp çocuğun ikinci yaş gününe kadar uzanan “1300 günlük pencere” kavramı üzerinde çalışıyor. Çalışmalar, bu dönemdeki beslenme ve yaşam tarzının hem gebeliği hem de bebeklerin uzun vadeli sağlığını şekillendirebileceğini gösteriyor. Conry ise özellikle, bahse konu faktörlerin otizmi de etkileyip etkilemediğini merak ediyor.

Şu sıralar anne adaylarını, bu kısa ve önemli dönemde toksinlere, strese ve enfeksiyonlara maruz kalmalarının yaratabileceği etkiler konusunda uyarmayı hedefleyen bir eğitim kampanyasına öncülük ediyor. Kampanyanın temelinde, o dönemki tercihlerin ya da maruziyetlerin yumurtaları ya da spermleri hafif de olsa şekillendirebileceği ve bunun da hamilelik başlamadan çok önce çocuğun gelişimini etkileyebileceği fikri yatıyor.

Conry buna ilişkin, “Araştırmalarımız arttıkça, farklı kimyasal maruziyetler ile otizm arasında daha fazla bağlantı görüyoruz; bu bağlantıları azaltırsak, ideal bir dünyada vakaları da azaltabiliriz” ifadelerini kullanıyor.

TABU OLARAK GÖRÜLEN SORU YENİDEN BİLİM SAHNESİNDE

Aslında yıllarca benzer argümanlar marjinal bir konumda değerlendirildi. Ancak son çalışmalar, bu düşünceye yeni bir ağırlık kazandırarak, bir zamanlar neredeyse tabu olarak görülen bir soruyu gündeme getiriyor: Bazı otizm vakaları gerçekten önlenebilir mi?

Alıntı Metni

Bununla birlikte yakın zamanda yapılan iki farklı araştırma da günlük hayatta (düşük dozlarda dahi) maruz kalınan maddelere karşı olağandışı hassasiyeti olan ebeveynlerin, otizmli bir çocuğa sahip olma riskinin 2 ila 5.7 kat daha fazla olduğunu ortaya koydu. Uzmanlar bu sonuca, ebeveynlerin kendi semptom bildirimlerini ve bilimsel anket verilerini inceleyerek ulaştı. Bu bulgulardan yola çıkan araştırmacılar, bebek sahibi olmayı planlayan çiftlerin evlerindeki kimyasal veya çevresel maddelere maruz kalma oranını en aza indirmelerini tavsiye ediyor.

Fakat şu önemli noktanın da altını çizmek gerekiyor; her iki araştırma da kesin kanıtlardan ziyade hipotezlere dayanmakta; çevresel etkenlerin otizmle bağlantısını kuran bilimsel çalışmalar henüz başlangıç aşamasında ve kanıtlanabilir nedensellikten ziyade düşündürücü korelasyonlarla tanımlanıyorlar. Yine de bu fikirler, gebelik öncesi sağlığa yönelik daha geniş bir ilginin yönelmesine katkıda bulunuyor.

YENİ FENOMEN: SIFIRINCI TRİMESTER

Instagram ve TikTok’ta, giderek artan sayıda “sağlıklı yaşam fenomeni”, -bilimsel olarak desteklenen tavsiyeleri çoğu zaman büyük ölçüde kanıtlanmamış iddialarla karıştırarak- kadınlara oje sürmeyi bırakmalarını, takviyeler almalarını, meditasyon yapmalarını ve hamile kalmadan önce kortizol seviyelerini düşürmeye çalışmalarını tavsiye ediyor. Hatta bunu “sıfırıncı trimester” şeklinde adlandırıyorlar. Öte yandan çok sayıda kitap da anne adaylarının fetüs sağlığı üzerinde düşündüklerinden daha fazla kontrol sahibi oldukları fikrini destekliyor.

Hırsızlıktan halk kahramanlığına! Kardeş ihaneti darağacına götürdü: ‘Görmek için para ödediler’

Gebelik öncesi döneme olan ilgi ile otizmi çevresel etki ile açıklamaya yönelik ilgi kabaca aynı döneme denk geliyor. Öte yandan ABD Sağlık ve İnsani Hizmetler Bakanı Robert F. Kennedy Jr.’ın (üstteki fotoğrafta) otizm oranlarındaki artıştan çevresel bir toksinin sorumlu olduğunu iddia etmesi ve otizmi “önlenebilir bir hastalık” olarak tanımlaması da tartışmaları alevlendirmekte. Bakan uzmanlar tarafından yoğun bir biçimde eleştirilirken birçok otizm araştırmacısı iddialara karşı çıkarak artışın daha geniş tanı kriterleri ve daha fazla farkındalıkla daha makul bir şekilde açıklanabileceğini savunuyor ve otizmi bir “hastalıktan” ziyade bir “durum” olarak tanımlıyor.

Otizm ve stresi inceleyen Missouri Üniversitesi’nde Prof. Dr. David Beversdorf, kadın doğum uzmanlarının gebelik öncesinde diyet ve egzersiz tavsiyeleri vermesini destekliyor. Ancak, sınırlı bilimsel kanıt ve ters etki yaratabilecek tavsiyelerin doğurabileceği riskler nedeniyle, bu rutin rehberliğin çevresel etkilere ilişkin geniş kapsamlı uyarılar olarak kabul görmesinden çekiniyor:

Alıntı Metni

1300 GÜNLÜK PENCERE

Döllenmeden önceki ayları, gebeliği ve erken bebeklik dönemini kapsayan yaklaşık üç yıllık süre, insan gelişiminde benzersiz derecede hassas bir dönem olduğu gibi kişinin yaşam boyu sağlık seyrini de değiştirebilir. Çoğu ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri tarafından finanse edilen araştırmalar, bu dönemdeki alışkanlıkları ve maruz kalınan faktörleri; obezite, astım, çocukluk çağı kanserleri, zeka geriliği gibi birçok sorunla ilişkilendiriyor.

Son zamanlarda büyük ilgi çeken çalışmalardan biri ise hücrenin enerji santralleri olan mitokondriler üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan UC San Diego bünyesinde görev yapan Prof. Dr. Robert Naviaux’ya ait. Naviaux ve ekibi, otizme bakış açısının yeniden ele alınması gerektiğini savunuyor. Ona göre otizm sabit denebilecek bir genetik durum olarak değil, hem biyoloji hem de çevre tarafından şekillendirilen metabolik ve inflamatuar bir sendrom olarak ele alınmalı.

Teorisinin merkezinde algılanan bir tehdit tarafından tetiklenen, “geçici bir hayatta kalma durumu” olarak ifade edilebilecek hücre tehlike tepkisi yer almakta. Bu durum aktive olduğunda mitokondriler büyümeyi destekleme görevinden stres sinyali verme görevine geçer ve gelişmeyi onarım için yavaşlatır. Naviaux ve meslektaşları, bu halden çıkılamama durumunda sorunların başladığını söylüyor.

‘KRONİK BİR STRES ALTINDA GELİŞME’

Üç aşamalı bu modele göre otizm riski; yatkın genetiğin erken bir çevresel tetikleyici ile karşılaşması ve ardından beyin gelişiminin kritik dönemlerinde tehlike tepkisinin uzun süreli aktivasyonuyla ortaya çıkıyor. Bunun kaynağı stres faktörü, viral bir enfeksiyon veya hava kirliliğine bağlı bir iltihaplanma olabilir. Bu bakış açısına göre otizm, “kronik bir biyolojik stres altında gelişme” durumunu yansıtır; yani beyin, hücresel düzeyde hiçbir zaman tam olarak güvenli hissetmediği bir dünyaya bu şekilde uyum sağlar.

Tüm iyimserliğiyle Prof. Dr. Naviaux, otizme kimlerin daha yatkın olabileceğini belirlemenin -belki de genetik varyantları, metabolik biyobelirteçleri, beyin taramalarını ve erken çevresel maruziyetleri analiz ederek- müdahale için bir fırsat penceresi açabileceğine ve klinisyenlerin otizm tam olarak ortaya çıkmadan önce hedefli değişiklikler yapmasına olanak sağlayabileceğine inanıyor.

Yüreğimize bir şehit ateşi daha düştü

İyimserliğinin nedeni ise kurduğu bir paralellik. Vücudun belirli bir amino asidi parçalayamadığı ve nöbetlere, zihinsel engelliliğe ve başka ciddi komplikasyonlara yol açan nadir bir metabolik bozukluk olan fenilketonüri (PKU) ile paralellik kuruyor. Nedeni anlaşılmadan önce PKU tedavi edilemez olarak kabul ediliyordu. Ancak bugün, erken teşhis, sıkı bir düşük proteinli diyet, özel tıbbi formüller ve bazı durumlarda ilaçlarla rutin olarak kontrol altına alınabilmekte. Prof. Dr. Naviaux, “PKU, evrensel yenidoğan taramasının var olma nedenidir” diyor ve erken teşhis sağlayabilecek tüm adımların peşinden gidilmesi gerektiğinin altını çiziyor.

KİMYASAL İNTOLERANS

Otizmin nasıl geliştiğine dair yeni ve dikkat çekici bir teori, odak noktasını çocuktan önce ebeveynlere çeviriyor. Teksas Üniversitesi’nden Prof. Dr. Claudia Miller, bazı otizm vakalarının, anne veya babanın geçmişte maruz kaldığı ağır kimyasallar (örneğin zehirli küfler) nedeniyle oluşan kimyasal hassasiyet ile bağlantılı olabileceğini savunuyor. Kimyasal intoleransa sahip kişiler örneğin oda spreyi, çamaşır suyu veya parfüm gibi sıradan maddelere maruz kaldıklarında, çoğu insanın hissetmediği şiddetli belirtiler yaşarlar. Bu kişilerde şiddetli baş ağrısı, aşırı yorgunluk ve zihin bulanıklığı gibi şikayetler görülür.

Alıntı Metni

2024’te ABD’de 8 bin yetişkin üzerinde yapılan bir analizde, kimyasal hassasiyeti en yüksek seviyede olan ebeveynlerin, hassasiyeti düşük olanlara göre otizmli bir çocuğa sahip olma ihtimalinin 5.7 kat daha fazla olduğu görüldü. Bu yılın başlarında İtalya, Hindistan, Meksika ve ABD’yi kapsayan yeni bir çalışma da bahse konu bulguları destekledi. Söz konusu ülkelerde kimyasal hassasiyetin otizm riskini yaklaşık 2 kat arttığı saptandı.

Her iki çalışma da kesin bir neden-sonuç ilişkisi kurmasa da Prof. Dr. Miller, her ikisinin de olası bir bağlantı hakkında yeterince soru işareti uyandırdığını, bu nedenle son yıllarda doktorlarla birlikte çalışarak ebeveyn adaylarının kimyasal intolerans açısından taranmasını teşvik ettiklerini ve uygun durumlarda çevresel danışmanlık sunduklarını dile getirdi. Prof. Dr. Miller, “Dünyamız, büyükanne ve büyükbabalarımızın gençliğinden tamamen farklı” diyor ve günlük ürünlerde bulunup çoğu İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki sanayileşme hamlesi sırasında ortaya çıkan on binlerce sentetik kimyasala dikkat çekerek potansiyel tetikleyicilerin sayısının çok fazla olduğunu belirtiyor.

‘AYDINLANMA’ ANLARI!

Uluslararası Jinekoloji ve Obstetrik Federasyonu’na da başkanlık eden kadın doğum uzmanı Dr. Conry, çevresel maruziyetler ve hamilelik söz konusu olduğunda kariyerinde birkaç “aydınlanma” anı yaşadığını anlatıyor; örneğin içeriğinde kurşun tespit edilen rujlar ve tarım topluluklarında yaşayan kadınların doğurduğu bebeklerdeki ciddi doğum kusurları arasındaki bağlantıyı keşfetmiş ve sonraki birkaç yılda doktorları ve hastaları toksik maruziyetleri en aza indirmeleri konusunda eğitmek için seminerler düzenledi.

Prof. Dr. Conry, evde, işte ve toplumdaki maruziyetlerin değerlendirilmesinin doğurganlık danışmanlığının rutin bir parçası olması gerektiğine inanıyor. Buradaki fikir ebeveynlerin mükemmel sonuçlar “tasarlaması” değil, erken aşamada yapılan küçük değişikliklerin olasılıkları iyileştirebilmesi. Boston Üniversitesi Otizm Araştırmaları Merkezi Direktörü Prof. Dr. Helen Tager-Flusberg ise gebelik öncesi dönemdeki müdahalelerin önemli bir fark yaratabileceğine dair çok az kanıt olduğunun altını çiziyor.

TEMKİNLİ YAKLAŞIMLAR: ‘EN İYİ TAVSİYE ONLARCA YILDIR AYNI’

Prof. Dr. Tager-Flusberg, bilimin mevcut sınırları göz önüne alındığında bu döneme odaklanmanın “erken ve muhtemelen zararlı” olabileceği konusunda da uyarıda bulunuyor. Geçmişte hem araştırmacıların hem de halkın, otizmden dolayı hatalı bir şekilde sözde “mesafeli anneleri” ve onların ebeveynlik tarzlarını sorumlu tuttuğuna işaret ediyor ve “On yıllardır toplum olarak yükü kadınların üzerine yıkmak için çok fazla şey yaptık” diyor.

Alıntı Metni

Bununla birlikte Prof. Dr. Tager-Flusberg, diğer otizm risk faktörleri için daha güçlü kanıtlar olduğunu belirtiyor. Bunlardan biri, bazı çocukları durumun daha şiddetli bir formu için riske atan yüksek etkili genler. Aynı zamanda Tager-Flusberg, ebeveyn yaşı ile otizm arasındaki bağlantıların, BPA’ların, fitalatlarların çok daha güçlü çevresel faktörler olduğunu söylüyor. Teorik olarak, tıp camiası otizm oranlarını azaltmak için kadınlara 20’li yaşlarında, erkeklere ise 30’lu yaşlarının sonundan veya 40’lı yaşlarının başından önce çocuk sahibi olmalarını tavsiye ediyor. Prof. Dr. Tager-Flusberg bu tür bir rehberliğin; üreme özerkliği, cinsiyet eşitliği, ekonomik gerçekler ve daha yaşlı ebeveynlerin yaftalanması gibi daha geniş toplumsal endişelere yol açtığını belirtiyor ve “Bunlar yeni alanlar ve toplum olarak bunları düşünmeye henüz hazır değiliz” diyor.

Kaynaklar: The Washington Post, PubMed

Galatasaray adını son 16 turuna yazdırdı! İşte temsilcimizin muhtemel rakipleri
Akran zorbalığına elektronik kelepçe

Kaynak: Milliyet Sağlık

By admin