
Derleyen: Betül Yasemin Kökbek / Milliyet.com.tr – İstanbul’un geçmişinde yalnızca padişahların, savaşların ve büyük yangınların hikâyeleri yok. Bir de şehrin arka sokaklarında doğan, zamanla anlatıla anlatıla hafızalara kazınan karanlık hikâyeler var. Bıçakçı Petri’nin adı da bu hikâyelerden biriyle anılıyor. Bugün onu anlatırken sık sık ‘Osmanlı’nın Karındeşen Jack’i’ benzetmesi yapılıyor. Takvimler 1984 yılını gösteriyordu. Limana yanaşan gemilerin düdükleri, sokaklardan yükselen satıcı sesleri ve gece ilerledikçe daralan Galata sokakları… Şehrin bu hareketli semtinde, yıllar sonra karanlık bir hikâyenin başkahramanı olarak anılacak bir isim dolaşıyordu: Bıçakçı Petri. Galata, o yıllarda İstanbul’un en hareketli yüzlerinden biriydi. Limana yabancı gemiler yanaşıyor, hanlarda tüccarlar konaklıyor, meyhanelerde denizcilerin hikâyeleri birbirine karışıyordu. Gündüzleri kalabalığın içinde kaybolmak kolaydı; geceleri ise aynı sokaklar bambaşka bir görünüme bürünüyordu. İşte Bıçakçı Petri’nin hikâyesi de bu Galata’da, tarih ile karanlık söylentilerin birbirine karıştığı bir yerde karşımıza çıkıyor.

CİNAYETLERDEN KAÇMAK İÇİN LİMAN LİMAN GEZDİ
Petri’nin hikâyesi, Reşad Ekrem Koçu’nun anlatımına göre, Ayamavra Adası’nda başladı. Rum asıllı olduğu belirtilen Petri, yoksul ve sorunlu bir çocukluk geçirdi tarihi metinlerde aktarılanlara göre annesi onu çok genç yaşta dünyaya getirmişti. Petri büyürken hayatına şiddet ve istismar da girdi. Genç Petri henüz çocuk yaşlardayken bir meyhanede çalışmaya başladı. Denizcilerin uğrak yeri olan bu mekânda şarkılar söyleniyor, içkiler içiliyor, geceler uzadıkça tartışmalar büyüyordu. Bir gece yaşanan olay ise Petri’nin hayatını değiştirecekti. Koçu’nun hikâyesinde, bir kaptan Petri’ye saldırdı ve ona bıçak fırlattı. Petri bıçağı aldı; ardından kaptanın kalbine sapladı. Adam öldü. Bu cinayet, Petri’nin hikâyesindeki ilk kanlı dönüm noktasıydı.
Osmanlı’nın karındeşen Jack’i Bıçakçı Petri’nin ilk cinayeti ve sonrasında yaptıkları aslında onun hikayesinin en önemli detayı. Koçu’ya göre Kefalonya kökenli Lefteri Kaptan, Petri’yle tanıştı ve onu tanıdıktan sonra yanına aldı ve onun Ayamavra adasından uzaklaşmasını sağladı. Petri böylece denizlere açıldı. Lefteri, bir bakıma Petri’ye yeni bir hayatın kapısını açmıştı. Fakat bu ilişki uzun sürmedi. 1874 yılında İstanbul’a gelen ikili, Galata’da Marsilya Oteli’nde konakladı. Koçu’nun anlatısına göre Petri, kendisini koruyup yanına alan Lefteri Kaptan’ı bir meyhane kavgasından sebep öldürdü. Ardından kaptanın değerli kemerini alarak kaçtı. Bir zamanlar kendisini kurtaran adam artık ölmüştü. Petri ise Galata’nın kalabalığına karışmıştı. Bu olayla birlikte hikâye, yalnızca bir meyhane kavgasında işlenen cinayetin anlatısı olmaktan çıktı. Artık Petri’nin peşinde intikam isteyen bir aile vardı. Bu süre zarfında Bıçakçı Petri’nin ünü giderek yayıldı. Onun şöhreti yalnızca işlediği ileri sürülen cinayetlerden değil, yakalanmadan kaçmayı başarmasından da kaynaklanıyordu. En azından hikâyede böyleydi: Bir limandan diğerine, bir şehirden ötekine geçiyor; geçmişi peşini bırakmadıkça o da kaçmaya devam ediyordu.
Petri’nin hikâyesine zaman içinde kabadayılar da eklendi birçok kabadayının ölümüne sebep olduğu biliniyor. Buna ek olarak Ester ve Pérûz adları da anlatının karanlık bölümünde yer alıyordu. Petri’nin kaçışları ve Lefteri Kaptan’ın ailesiyle yaşadığı kanlı hesaplaşma sırasında başka insanları da öldürdü. Ester adlı Yahudi bir genç kadının ve kantocu Pérûz’un sevgilisinin de onun kurbanları arasında olduğu ileri sürülüyordu. Kaptanı öldürdükten sonra 14 kişiyi daha öldüren Petri ne yaptıysa Lefteri Kaptan’ın ailesinden kurtulamadı. Petri de yakalanmamak için sürekli yer değiştirdi. İstanbul’dan ayrıldı; farklı limanlara gitti ve başka isimler kullanarak izini kaybettirmeye çalıştı.

GALATA’DA BAŞLADI GALATA’DA BİTTİ!
Her kaçış yeni bir başlangıç gibi görünüyordu. Fakat eski düşmanlar yeniden karşısına çıkıyordu. Koçu’nun hikâyesinde Petri, bir türlü huzura kavuşamayan, geçmişindeki cinayetlerden kaçarken yeni cinayetlerle anılan bir adama dönüşmüştü. İstanbul polisi tarafından yakalanamadığı ve rakiplerini birer birer öldürdüğü anlatısı, ona “Galata Canavarı” lakabının yakıştırılmasına neden oldu.
Petri’nin hikâyesinin sonu ise başladığı yere, Galata’ya uzanıyordu. Koçu’nun aktardığına göre Lefteri Kaptan’ın ailesi yıllar boyunca intikam peşinde koştu. Sonunda kaptanın küçük kızı Kiryakiça, Petri’yi tuzağa düşürmek için bir plan yaptı. Petri, genç kadının kurduğu tuzağa yakalandı. Lefteri ailesinin son erkeklerinden Lambo da bu hesaplaşmanın içinde yer aldı. Anlatıya göre Petri, Lambo tarafından bıçaklanarak öldürüldü. Öldüğünde 24–25 yaşlarında olduğu söyleniyordu. Böylece hikâye, genç yaşta başlayan şiddetin yine şiddetle sona erdiği bir finalle kapandı. Petri’nin yıllarca kaçtığı düşmanları sonunda onu bulmuştu. Bir zamanlar kendisini kurtaran kaptanı öldürerek başlattığı kanlı hesaplaşma, onun ölümüyle son bulmuştu. Bıçakçı Petri, günümüzde zaman zaman ‘Osmanlı’nın Karındeşen Jack’i’ olarak anılıyor.
Petri’nin adı, İstanbul’un geçmişine dair önemli bir anlatıda yaşamaya devam ediyor. Ancak onun hayatındaki her cinayeti ve her kaçışı tartışmasız gerçek olarak kabul etmek mümkün değil. Belki de Bıçakçı Petri’yi hâlâ merak konusu yapan şey budur: Galata’nın karanlık sokaklarında geçen bu hikâye, bir yandan ürpertici bir suç serüveni sunarken diğer yandan tarihle efsane arasındaki sınırı da belirsizleştiriyor.
Kaynak: Milliyet Yaşam
