
Gonca Kocabaş / Milliyet.com.tr – Köy okulunda öğretmenlik yapan çift için hayat uzun yıllar boyunca dersler, öğrenciler, sorumluluklar ve okul lojmanındaki sade yaşam etrafında şekillendi. Ancak içlerinde hep aynı duygu vardı: Dünyayı daha yakından tanımak. Yıllar boyunca farklı ülkelere seyahat eden Tuğba ve Gökhan, zamanla yaptıkları seyahatlerin kendilerine yetmediğini fark etti. Birkaç günlük tatillere sığdırmaya çalıştıkları şehirleri artık acele etmeden keşfetmek, bir ülkenin yalnızca turistik noktalarını değil, insanlarını ve gündelik yaşamını da tanımak istediler. Bu düşünce, onları hayatlarının en büyük kararlarından birini almaya götürdü. Çift, yıllarca yaptıkları seyahatlerin ardından kendilerine şu soruyu sordu: “Biz gerçekten geziyor muyuz, yoksa sadece yetişmeye mi çalışıyoruz?”
Birkaç günlük seyahatlerde bir şehrin ruhunu hissetmeye fırsat bulamadıklarını söyleyen çift, bir süre sonra hayatlarının sürekli ‘1 güne’ ertelendiğini fark etti. Bir sabah hiç tanımadıkları bir şehirde telaşsız uyanmak, saatlere bakmadan sokaklarda yürümek, bir kafede oturup hayatı izlemek ve farklı kültürlerin gündelik yaşamına dahil olmak istediler.
‘BİZ DÜNYAYI SINIF, KENDİMİZİ DE YENİDEN ÖĞRENCİ YAPTIK’
Bu kararı verirken kendilerini en çok zorlayan şeylerden birinin belirsizlik olduğunu dile getiren Tuğba, “Çünkü yıllardır alıştığımız düzenli hayatın dışına çıkıyorduk. Düzenli maaşımızı, konfor alanımızı, alıştığımız yaşam düzenini geride bırakmakmaya karar vermek hiç kolay olmadı. Elbette ekonomik kaygılarımız da oldu. ‘Ya her şey düşündüğümüz gibi gitmezse?’ sorusu zaman zaman zihnimizi meşgul etti. Bir diğer zor taraf ise sevdiklerimizden uzun süre uzak kalacak olmaktı. Ama sanırım bizi en çok zorlayan şey geride bıraktığımız canlar oldu. Bizimle birlikte yaşayan 2 kedimiz ve uzun zamandır bakım verdiğimiz sokak hayvanları vardı. Açıkçası onları geride bırakma fikri bizi zorladı. Çünkü bir süre sonra o hayvanlarla aranızda tarif edilmesi zor bir bağ oluşuyor” şeklinde konuştu.

‘Biz bu sürece hiçbir zaman öğretmenlikten uzaklaşmak ya da mesleğimizden kaçmak olarak bakmadık’ diyen Tuğba, “Tam tersine, bunun bizi hem insan hem de öğretmen olarak besleyecek bir yolculuk olduğuna inandık. Yıllardır öğrencilerimize merak etmeyi, soru sormayı, sorgulamayı, dünyayı tanımayı anlatıyoruz. Ama bir noktada kendimize şu soruyu sorduk: ‘Biz en son ne zaman gerçekten bilmediğimiz bir hayatın içine girip yeniden öğrenmeye başladık?’ Sanırım bu yolculuğun çıkış noktası biraz da buydu. Biz dünyayı sınıf yaptık, kendimizi yeniden öğrenci olmaya bıraktık” dedi ve ekledi:
‘BİR KOLTUK TAKIMI PARASINA YENİ BİR ÜLKE GÖRMEYİ TERCİH ETTİK’
‘Yola çıkmadan önce düşündüğümüz şey sadece hangi ülkeye gideceğimiz ya da hangi rotayı izleyeceğimiz değildi’ diyen Tuğba, “Öncelikle uzun uzun maddi planlama yaptık. Gideceğimiz ülkelerin yaşam maliyetlerini araştırdık, bütçemizi nasıl yönetebileceğimizi hesapladık, kendimiz için her ihtimale karşı yedek bütçe planlamaları yaptık. Bu yolculuğu lüks bir tatil gibi değil hayatın içinde kalarak deneyimlemek istiyorduk. Bu yüzden daha ekonomik seçimler yapmayı ve sade yaşamayı baştan kabul etmştik zaten. Ama işin maddi kısmından daha zor olan tarafı zihinsel hazırlık kısmıydı. Evimizi, alıştığımız düzeni, sevdiklerimizi ve yıllardır hayatımızın parçası olmuş küçük rutinlerimizi geride bırakıyorduk. İnsan bulunduğu konfor alanından çıkmadan ne kadar çok şeye bağlı yaşadığını fark etmiyor çoğu zaman. Ama içindeyken göremediğimiz o küçük rutinler, iş o rutinlerden uzaklaşmaya gelince çok bağlayıcı faktörler haline geliyor. Sonuçta 1 yıllığına da olsa bir bilinmezliğin içine doğru yola çıkıyoruz. Bu yüzden hayatımızı aylar öncesinden mümkün olduğunca sadeleştirmeye çalıştık” ifadelerine yer verdi.
‘Bu yolculuğun maddi temelini yıllar içinde fark etmeden attığımızı düşünüyoruz’ diyen çift, “Çünkü biz hayatımız boyunca mutluluğu hiçbir zaman eşyalarda arayan insanlar olmadık. Evlendiğimizde yeni bir hayat kurmaya çalışırken birçok insanın yaptığı gibi her şeyi en yenisiyle değiştirme telaşına girmedik. Bekarlık eşyalarımızla kendimize bir ev kurduk.Bir eşyanın verdiği mutluluk bir süre sonra sıradanlaşıyor ama bir yolculuğun hatırası insanın içinde yıllarca yaşamaya devam ediyor. Bu yüzden bir koltuk takımına harcanabilecek parayla bazen yeni bir ülkeye gitmeyi bazen de hiç bilmediğimiz bir şehiri ziyaret etmeyi seçtik. İkimiz de uzun yıllardır çalıştığımız için elbette belli bir birikimimiz vardı. Ama bu yolculuğu mümkün kılan şey sadece maddi birikim değildi; hayata bakış şeklimizdi. Evlendiğimizde ikimizin de ayrı arabası vardı. Ama köyde yaşadığımız için ikinci arabaya aslında ihtiyaç olmadığını fark ettik. Arabalardan birini satıp bir karavan almaya karar verdik. O zamanlar en büyük hayalimiz karavanla yollara düşmekti. Şimdi dönüp baktığımızda gülümsüyoruz… Çünkü o günlerde karavanla gezmenin hayallerimizin son noktası olduğunu sanıyorduk. Meğer içimizde çok daha büyük bir keşfetme arzusu varmış. Sonunda karavanımızı satıp birikimlerimizi ortaya koyarak bu yolculuğa çıktık” bilgisini paylaştı.

‘HER ŞEY BIRAKIP GİDİLİR Mİ DİYEN İNSANLAR DA OLDU’
Bu kararı ilk açıkladıklarında ailelerinin verdiği ilk tepkinin büyük bir heyecandan çok, derin bir şaşkınlık ve endişe olduğunu söyleyen çift, “Bu yolculuğun süresinin ve sonucunun net olmaması onları çok kaygılandırdı. Bir de işin maddi tarafı vardı tabii. Yıllarca çalışıp birikim yapıyorsunuz, sonra dönüp ‘Biz o birikimle dünyayı gezeceğiz’ diyorsunuz. Sanırım o noktada ailelerimizin aklından geçen şey şuydu: ‘İnsan birikimini ev için, araba için harcar. Bunlar valizi alıp kıtalar arası gezi planlıyor.’ Zamanla bu düşünceye alıştılar ama kolay oldu diyemeyiz. Bizi gerçekten desteklediklerini hissettiğimiz an ise yola çıkacağımız gündü. Çevremizden gelen tepkiler ise çok farklıydı. Bazıları bunu büyük bir cesaret olarak gördü. ‘Biz de hep hayal ediyoruz ama cesaret edemiyoruz’ diyen çok oldu. Ama tam tersi düşünenler de vardı elbette. ‘Düzeninizi neden bozuyorsunuz?’, ‘Her şey bırakıp gidilir mi?’ diyenler de oldu. Aslında onların şaşkınlığını anlıyoruz. Çünkü bizim çevremizde daha önce ücretsiz izin alıp aylar süren böyle bir yolculuğa çıkan kimse olmamıştı. İlk zamanlarda bu yorumlar bizi de düşündürdü. Ama sonra şunu fark ettik; hayalini gerçekleştirmek istemek biraz da, herkesin mantıklı bulmadığı bir yolu seçerek cesaretli olabilmeyi gerektiriyor” şeklinde konuştu.
‘Bu seyahatlerde bizi en çok etkileyen ve şaşırtan deneyimlerden biri, Peru’daki Uros Halkı ile tanışmak oldu’ diyen Tuğba, “Titicaca Gölün üzerinde, sazlardan yaptıkları yüzen adalarda yaşayan bu insanlar bize sadece farklı bir yaşam biçimi değil, hayata dair bambaşka bir bakış açısı gösterdi. Mesela burada öğrenciler her gün göl üzerinde sazdan yapılmış kayıklarla okullarına ulaşım sağlıyorlar. Ya da bu halk yüzen adaları bir hafta bakımsız bırakırsa üzerine yeni sazlar eklemezlerse adaları batıyor. Modern dünyanın içinde büyüyen insanlar olarak onların yaşamını ilk gördüğümüzde ister istemez ‘Nasıl yaşıyorlar?’ diye düşünüyor insan. Bir başka şaşırtan kültürel deneyim ise Latin Amerika’da genel olarak hissettiğimiz yaşam anlayışı oldu” dedi ve ekledi:

‘DÜNYANIN NERESİ OLURSA OLSUN ÇOCUKLARIN GÖZLERİNDEKİ MERAK AYNI’
Öğretmen kimlikleri sayesinde yıllardır farklı hayat hikâyelerinin içinde olmayı, insanları dinlemeyi ve detayları fark etmeyi öğrendiklerini dile getiren Tuğba, “Bu beceriler yolculuk boyunca bize derinlemesine analiz yapabilme kabiliyeti sağladı. Öğretmenlik aynı zamanda öğrenmeye açık kalmayı gerektiren bir meslek. Biz de bu yolculukta kendimizi yeniden öğrenciliğe bıraktık. Gittiğimiz ülkelerde eğitim anlayışının da kültürden kültüre çok değiştiğini gördük. Bazı yerlerde disiplin ön plandayken, bazı ülkelerde çocukların kendini ifade etmesine ve mutlu hissetmesine daha çok önem veriliyordu. Ama bizi en çok etkileyen şey şu oldu. Dünyanın neresine gidersek gidelim çocukların gözlerindeki merak aynıydı. Ayrıca şunu fark ettik; eğitim sadece akademik başarıdan ibaret değil. Bir çocuğun özgüveni, hayal kurabilmesi ve kendini değerli hissetmesi de en az dersler kadar önemli. Bu yolculuk bize farklı eğitim sistemlerini değil, aslında çocukların evrensel yanını görmeyi öğretti” şeklinde konuştu.
Yolculuk boyunca karşılaştıkları en büyük zorluğu sorduğumuz çift, “Bu yolculuk boyunca elbette unutamayacağımız zor anlar yaşadık. Bunların en sarsıcısı ise bir gün gasp girişimiyle karşı karşıya kalmamız oldu. Her şey birkaç dakika içinde gelişti. İlk başta ne olduğunu bile tam anlayamıyorsunuz. İnsan o an sadece büyük bir panik ve korku hissediyor. Çünkü yabancı bir ülkedesiniz, neyle karşı karşıya olduğunuzu bilmiyorsunuz. Telefonunuzu ya da cüzdanınızı almak isteyen kişi size fiziksel olarak zarar da verebilir. Bir anda kendinizi savunmasız hissediyorsunuz. Neyse ki olay büyümeden kurtulmayı başardık. Fiziksel olarak zarar görmedik ve hiçbir eşyamızı kaptırmadık. Ama o anın yarattığı korku uzun süre üzerimizden gitmedi. İnsanın bir anda güven duygusunu kaybedebileceğini fark etmesi oldukça korkutucu. Çünkü yolculuk boyunca kendinizi ne kadar özgür hissederseniz hissedin, bazen hayat size çok kısa bir anda her şeyin değişebileceğini hatırlatıyor” dedi ve ekledi:

‘BÜYÜTTÜĞÜMÜZ BAZI ŞEYLERİN O KADAR DA BÜYÜK OLMADIĞI FARK ETTİK’
‘Bu yolculuğun bize kazandırdığı en büyük farkındalık Dünya’nın farklı yerlerinde insanların birbirinden tamamen farklı hayatlar yaşaması’ diyen Tuğba, “Bir yerde insanlar hayatta kalma mücadelesi verirken, başka bir yerde çok daha farklı şeyler için üzülüyor, seviniyor ya da kutlama yapıyor. Aynı anda, aynı dünyada ama bambaşka gerçekliklerin içinde yaşayan milyonlarca insan var. Bunu görmek insana güçlü bir farkındalık kazandırıyor. Çünkü bir noktadan sonra, kendi hayatımızda büyüttüğümüz bazı şeylerin aslında o kadar da büyük olmadığını fark ediyorsunuz. Hayatın içinde o kadar farklı hikâyeler var ki. İnsan zamanla bazı şeyleri daha az kaygıyla karşılamayı öğreniyor” bilgisini paylaştı ve sözlerini şöyle sonlandırdı:
Kaynak: Milliyet Yaşam
